TÜRKİYE’NİN CAYDIRICILIĞI, YUNANİSTAN VE İSRAİL’İ DURDURABİLECEK Mİ?
Doğu Akdenizde, uzun zamandır enerji kaynakları, deniz yetki alanları, Kıbrıs sorunu ve Türkiye-Yunanistan rekabeti üzerinden tırmanan bir gerginlik var. Bu gerginliği arttıran en son gelişme, Aschiles Kalkanı projesi. Yunanistan, ege adalarına, İsrail’den temin edeceği hava savunma sistemleri ile güçlendirmeye çalışıyor. Ancak, strateji Türkiye’nin kabul edebileceği bir şey değil. O yüzden her geçen gün sular daha çok ısınıyor.
Çünkü, mesele yalnızca kıta sahanlığı, münhasır ekonomik bölge ya da hidrokarbon kaynakları değil. Sorunun merkezinde doğrudan güvenlik ve askerî güç dengesi var.
Yunanistan’ın İsrail’le savunma iş birliğini hızlandırması, İsrail menşeli hava ve füze savunma sistemlerinin Yunan savunma mimarisindeki ağırlığının artması, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin İsrail ve Yunanistan’la giderek daha sistematik bir güvenlik ilişkisi geliştirmesi ve buna paralel olarak Türkiye ile İsrail’in Suriye’de karşı karşıya gelmesi, Doğu Akdeniz’de hali hazırda enerji biriken stratejik faylara daha çok yük bindiriyor.
Yunanistan açısından en büyük güvenlik tehdidi, Türkiye. Oysa her iki ülke de NATO üyesi ve anlaşma gereği, Yunanistan’a bir saldırı olması durumunda, Türkiye’nin NATO anlaşması 5. Maddesi gereğince, yardım etmesi gerekiyor. Bu ironik bir durum yaratıyor. Zira, Yunanistan’ın en büyük askeri endişesi de Türkiye.
Bu nedenle, Yunanistan son dönemde, giderek İsrail ile yakınlaşıyor. Bu yakınlaşma da Türkiye için bir askeri risk barındırıyor. Çünkü, Türkiye’nin de en son istediği şey, ege adalarında İsrail hava savunma sistemlerinin konuşlanması olur.
Yunanistan son yıllarda savunma kapasitesini önemli ölçüde artırıyor. Özellikle F35 5. Nesil savaş uçaklarına sahip olması, Fransa ve İsrail gibi askeri potansiyele sahip ortaklarla yeni anlaşmalar imzalamasının altında hep Türkiye korkusu var. Zira, Türkiye, askeri potansiyeli gün be gün arttıran bir askeri teknoloji üreten ülkeye evrilmiş durumda.
Fransa’dan Rafale savaş uçaklarının alınması, İsrail’den hava savunma sistemleri almaya çalışması, Atina’nın artık yalnızca klasik Türk-Yunan askerî dengesi üzerinden hareket etmediğini gösteriyor. Çünkü o denge Türkiye lehine bozulmuş durumda.
Şu anda Türk donanması, Doğu Akdenize inmiş durumda.
Kıbrıs ise denklemin belki de en hassas noktası. Ada zaten yarım asrı aşan süredir Türkiye ile Yunanistan arasındaki temel ihtilaf alanlarından biri. Ancak yeni dönemde Kıbrıs’ın önemi enerji meselesini de aşmış durumda. İsrail açısından Kıbrıs coğrafi olarak son derece önemli.
Bölünmüş, Kıbrıs’ın Rum Yönetimi, NATO üyesi değil. KKTC de bağımsız olarak tanındığı için kuzey de Türk toprağı değil ama Türk askeri varlığı, anlaşmalardan doğan garantörlük kapsamında uzun yıllardır orada. Bu durum da İsrail gibi bölgenin saldırgan ülkesi için Kıbrıs’taki Türk askeri varlığını hedef olarak dillendirilmesine ortam hazırlıyor.
Kıbrıs üzerinden çıkabilecek bir kriz, NATO’nun klasik Türkiye-Yunanistan krizlerinde oynadığı frenleyici rolün daha sınırlı kalabileceği bir alan yaratıyor. Ki bunun Suriye versiyonu da var.
İsrail’in Türk askerî varlığının bazı bölgelere genişlemesini kendi hareket serbestisi açısından tehdit olarak değerlendirmesi ve Ankara’nın da İsrail’in Suriye’deki operasyonlarını bölgesel nüfuz mücadelesinin bir parçası olarak görmesi, iki ülkeyi istemedikleri bir çatışmaya yaklaştırıyor. İç politik gelişmeler de bunu tetikliyor.
Bir Türk askerî unsurunun İsrail saldırısında zarar görmesi, bir İsrail uçağının Türk hava savunma sistemleri tarafından tehdit olarak algılanması veya taraflardan birinin diğerinin kırmızı çizgisini yanlış değerlendirmesi, kontrol edilmesi zor bir tırmanma yaratabilir.
Uluslararası strateji literatüründe buna “yanlış hesaplama riski” deniliyor. Ve Doğu Akdeniz’deki gerçek tehlike de tam olarak bu.
Yunanistan, bu gerilimi körüklüyor.
Türkiye ve Yunanistan arasında, bir savaş, NATO ayaktayken mümkün değil. Daha önce de buna benzer krizler yaşandı ve çatışmaya dönmedi. ABD başta olmak üzere Batılı aktörlerin böyle bir çatışmayı önlemek için ciddi diplomatik baskı uygulaması kaçınılmaz.
Ama Yunanistan’ın savunmaya harcadığı para, savunma sistemlerini çeşitlendirmek için kurduğu Hindistan- İsrail-Fransa ortaklıkları, Doğu Akdeniz’deki çatışma riskini ve gerilimini arttırıyor.
Türkiye ise hem Doğu Akdeniz’de hem Suriye’de kendi stratejik alanını korumaya çalışıyor. Bu durumun doğal sonucu yeni bir bölgesel güç dengesi doğuyor. Mekke anlaşmasını da bu kapsamda okumak gerekir.
Yunanistan ve Fransa bakanlarını taşıyan uçağa, Kıbrıs’ta Türk F16’larının yaklaşması, donanmanın kritik deniz sahalarında devriye gezmesi, Suriye sahasında, Türk askeri varlığının tehditlerden etkilenmeden varlığını pekiştirmesi, tüm bu gelişmeleri dikkatle izleyen, İsrail’in “Suriye ve Kıbrıs NATO kapsamında değil” diyerek, Türkiye’yi tehdit etmesi, bir savaşı değilse de askeri bir teması riskini hiç olmadığı kadar yükselten bir zemin hazırlıyor.
Bu gerilimin bütün tarafları, olası bir savaşın maliyetini biliyor. Ne Türkiye’nin Yunanistan’la, ne de Türkiye’nin İsrail’le doğrudan bir savaşı göze alması kolay. Zaten tehlikeli olan da savaşın planlanıyor olması değil.
Çünkü Doğu Akdeniz’de bugün herkes savaşı önlemek için silahlanıyor. Yunanistan savunmasını güçlendiriyor, İsrail hareket alanını korumaya çalışıyor, Türkiye ise çevresindeki askerî dengeyi kendi aleyhine değiştirecek adımlara karşı caydırıcılığını gösteriyor.
Fakat tarihin ironisi şudur:
Bazen savaşı önlemek için alınan tedbirler, savaş ihtimalini büyütür.
NOT- Bu yazı www.sesgazete.net sitesinde ilk kez 16.09.2026 tarihinde yayınlanmıştır.

